Ana Sayfa Tanıtım Personelimiz Görev Dağılımı Kurumlarımız Okullarımız İletişim Bilgi Edinme
  • Seçtiklerimiz Sayfası
  • Bilge'den
  • Şiirler
  • Güzel Sözler
  • Hazır Cevaplar
  • Makaleler
  • Atasözleri Deyimler ve Bilmeceler
  • Başarılı Olmanın Şartları
S E Ç T İ K L E R İ M İ Z     S A Y F A S  I
 

İNSAN İLİŞKİLERİ

İnsan ilişkileri, insanlar arasında meydana gelen iletişimler ve etkilenmelerdir. Çoğu zaman insanlar beklediğimiz, arzu ettiğimiz şekilde davranmaz. Her birey, ayrı bir kişiliktir. Her birimizin tepkileri bir diğerinden farklı olacaktır. İnsan ilişkilerini anlamak için insanların ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını tahmin etmeden önce, insanların niçin öyle hareket ettiklerini bilmemiz, insanı tanımamız gerekir. Büyük düşünür Yunus Emre,

 BENİ BENDE DEMEN, BENDE DEĞİLEM

BİR BEN VARDIR BENDE BENDEN İÇERÜ

 dizeleriyle insanı tanımanın güçlüğünden bahseder. Bir insanı sadece dış görünüşüne veya birkaç davranışına bakarak değerlendirmek çok yanlıştır.

Çünkü her insan eşsizdir, her insanın kendine özgü bir evreni vardır. Bu iç evreni içinde sonsuz zenginliklere sahiptir. Çoğu kez bu eşsizliği görmez. İnsanları benzer kalıplar ve önyargılar içinde değerlendiririz.

Çiftçi; toprağını, heykeltıraş; işlediği mermerin cinsini, özelliklerini, el işçisi; yalnız aletlerini değil, işlediği maddeyi de nasıl tanıyor ve biliyor ise, bizler de sürekli birlikte olduğumuz, birlikte çalıştığımız, birlikte yaşadığımız arkadaşlarımızı, aile fertlerimizi, komşumuzu, yöneticilerimizi yani insanları iyi tanımak zorundayız.

İnsanları anlamak, tanımak, doğru değerlendirmek bize ne sağlar?

İnsanlarla iyi iletişim kurabilmek, ilişkilerimizde çatışma ve sürtüşmelerden kaçınarak iş ve sosyal yaşantımızda başarılı ve mutlu ilişkiler kurabilmemiz insanları tanıyıp, anlamamız ile mümkündür.

İnsanı tanımak, onu anlamaya çalışmak ona önyargısız ve art niyetsiz yaklaşımla olur. Bu yaklaşımın olabilmesi için temel ilke SEVGİDİR. İnsanı, doğayı her şeyi sevmek. Ama görerek, tanıyarak, anlayarak, bilerek sevmek. En önemlisi iyi ve kötü yanları ile, çirkinlik ve güzellikleri ile doğru ve yanlışlıkları ile sevmektir.

Sevgi olmadıkça insanlar arası ilişkiler olumlu, sağlıklı ve sürekli olamaz. Güven ve saygı duyulamaz. Kısacası SEVGİ olmadan, İNSAN olunamaz.

Sevgiyi en güzel, en içten anlatan düşünürlerin başında gelen Yunus Emre, insanca sevgi ve işbirliğini şu dizeleri çok güzel anlatmaktadır.

 GELİN TANIŞ OLALIM

İŞİ KOLAY KILALIM

SEVELİM, SEVİLELİM

DÜNYA KİMSEYE KALMAZ

 Sevgi, insanları birbirine yaklaştıran olumlu duyguların tümüdür. Sevginin insanları birleştiren, kaynaştıran bir özelliği vardır. İnsanlara karşı iyi duygular içinde olur, duygularımızı içten, samimi, gülümseyerek ifade edersek ilişkilerimizi, arkadaşlık ve dostluklarımızı en iyi şekilde düzenlemiş oluruz.

Bebek doğar doğmaz sevgi ister. Ağlarken annesi kucağına alınca susar. Annesinin kollarındaki yumuşaklığı, koruyuculuğu, sevgiyi, güveni hisseder. Anne babanın seslerindeki yumuşaklık, ilgileri, sevgi ve özverileri çocukta sevinç, neşe, mutluluk yaratır. Bu olumlu duygular sevginin ilk tomurcuklarıdır. Sevginin açılıp gelişmesi, renklenmesi, olgunlaşması, çocukluk dönemindeki bu sevgi gereksinmesinin karşılanmasına bağlıdır.

Sevgimizi çevremizdekilere sıcak bir bakış, tatlı bir gülüş, güzel bir söz, candan bir ilgi, içten bir yardım ile gösterebiliriz. Bu şekilde kolay, olumlu, sağlam, güvenli ilişkiler kurarız.

Sevgiyle sağladığımız doyum, kendimize ve başkalarına güven duymamızı kolaylaştırır. Çünkü başkaları tarafından sevilen, beğenilen, ilgi gören insanlarda güven duygusu gelişir. (Yüksel BEROJE)

MERCAN KIRMIZISI

             Başarı için güdülenme, olmazsa olmaz bir ön şarttır. Ancak, bazı bireylerde güdülenme o derece yoğun yaşanır ki, güdünün konusu bireyin hayatının odağı haline gelir. Buna verilecek ilginç bir örnek; Kütahyalı Kocaoğlu kardeşlerdir. Renk kâşiflerinden olan ve çinicilikte ilk defa pembe rengini bulan çini ustası Kocaoğlu kardeşler, yıllardan beri adeta efsane haline gelmiş “mercan kırmızısı” çini rengini aramışlar.

            1550-1605 yılları arasında İznik çinilerinde kullanılan bu renk, o dönemde bir kişi tarafından kullanılmış ve rengi keşfedenle birlikte sır olup gitmiştir. O günden beri, mercan kırmızısını tekrar bulan çıkmamıştır. İbrahim ve Ali Kocaoğlu kardeşler 1985-1993 yılları arasında altın, turkuaz, boraks, deniz kabukları, bitki kökleri hatta kendi kanlarını kullandıkları tam 12 bin deney yapmışlar, ancak mercan kırmızısı rengini elde edememişlerdir. Kardeşlerden Ali Kocaoğlu Aralık 1993’te mercan kırmızısı rengini bulamadığı için hayatının bir anlamı olmadığını düşünerek bunalıma girmiş ve hayatına son vermiştir.

İNSANLARIN DEĞERİ-HİKAYE

“… İnsanlar eşit mi? Evet. Tanrı, kanun ve adalet karşısında eşittirler. Ama hepsinin arasında değer, davranış ve yaratıcılık yönünden öyle ayrılıklar var ki, bunu da çoğu kendileri yaratıyorlar. Bu durumu en güzel anlatan bir doğu masalı vardır; Bu masal sonra Amerika’da başka türlü anlatıldı. Hikaye şöyle:

            Ege dolaylarında bir çiftçinin üç oğlu vardı. Toprakları hepsini geçindiremiyordu. Çiftçi çocuklarını şehre gönderip iş öğrenmelerini istedi. Çocuklarının eline bir mektup vererek onları İzmir de büyük bir şirketin müdürü olan eski bir arkadaşına yolladı. Çocuklar bu şirkette çalışmaya başladılar.

Bir yıl sonra çocuklardan biri bu şirketten ayda 750, ikincisi 1500, üçüncüsü de 3500 lira aldığını babalarına yazdılar.

Baba bu işe şaştı: “Üçü de benim oğlum. Arkadaşım olan müdür oğullarıma ne büyük haksızlık yapıyor!” diye düşündü ve şehre gidip bu haksızlığın sebebini öğrenmeye ve düzeltmeye karar verdi.

Müdür bu eski arkadaşını sevgiyle karşıladı, çiftçiyi dinledi. Ona gülümseyerek, “Çocukların nasıl farklı para aldıklarını şimdi kendileri anlatacaklar” diyerek zile bastı. Az sonra en az para alan karşısına geldi.

Müdür onu pencereye çağırarak ona, “Bak oğlum, dedi, limana bir gemi yanaşıyor, bu gemiyi öğren”.

Genç “peki efendim” deyip gitti ve on dakika sonra geldi “efendim dedi, gemi limana geldi yanaştı!”.

Müdür buna teşekkür ettikten sonra ikinci genci çağırdı. Ona da aynı görevi vererek yolladı. Yirmi dakika sonra gelen: “efendim dedi, bu gemi Mısır’dan geliyormuş yükü pamuk imiş yükünü bir saat sonra boşaltmaya başlayacakmış!”.

Müdür buna da teşekkür ettikten sonra üçüncü genci çağırarak ona da aynı görevi verdi. Bu genç öğle tatiline kadar gelmedi. Elinde bir not defteri ile geldiği zaman bütün memurlar öğle tatiline çıkmışlardır. “Efendim” dedi, gemi Mısır’dan Akala Pamuğu yüklemiş İzmir İplik Fabrikasının bu pamuğa ihtiyacı olduğunu biliyorsunuz. Hemen pamukların satıcısıyla konuşarak pamukları bağladım. İzmir İplik Fabrikası’na da örnek götürerek hepsini sattım. Şirketimiz bu satıştan Yirmi bin lira kazandı. Gemi de ayrıca pirinç ve kına da bulunmaktadır. Bunlarla siz ilgilendiğiniz için emir vermenizi rica ederim.”

Müdür ona da teşekkür ettikten sonra, çiftçiye döndü ve: “Arkadaşım, gördün ya, çocukların; niçin farklı para aldıklarını kendilerini anlatacaklar dememiş idim.” dedi. …”

 Kaynak (Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri Yönetim Kurulu Kitapçığı, İnternet ortamına aktaran Yüksel BEROJE,23 Ocak 2007)

KAYMA YAPMAYAN KREM

Yüksek zekâlı ve yüksek yaratıcılık düzeyine sahip olan deneklere bir fotoğraf gösterilmiştir. Bu fotoğrafta iş seyahatinden uçakla dönen bir adam yer almaktadır. Deneklerden bu fotoğraflarla ilgili bir hikâye uydurmaları istenmiştir. Yüksek zekâlı deneğin hikâyesi şöyledir:

            “ Bu adam başarılı bir iş seyahatinden dönmektedir. Hayatından çok memnun olup mükemmel insanlar olan ailesini ve onları gördüğünde nasıl sevinç duyacağını düşünmektedir. Bir saat sonra uçağının alana ineceğini, eşinin ve üç çocuğunun onu sevinçle karşılayacaklarını hayalinde canlandırmaktadır.”

            Yüksek yaratıcılık düzeyine sahip deneğin hikâyesi ise, aşağıda verildiği gibidir.

            “Fotoğraftaki kişi, karsısından boşanma davasını henüz kazanmış olduğu kentten dönmektedir. Hâkime onunla yaşamaya daha fazla dayanamayacağını, çünkü geceleri yüzüne bol miktarda krem sürdüğünü, bu yüzden de başının yataktan kayarak kendi kafasına çarptığını söylemiş. Şimdi ciddi bir şekilde kayma yapmayan bir yüz kremi bulmaya düşünmektedir.”

MANKURT EFSANESİ

Cengiz AYTMATOV’un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran “Gün Olur Ara Bedel” adlı romanında "Öz benliklerini kaybederek içinde bulunduğu topluma yabancılaşan" anlamında kullanılmaya başlanan ve sözü edilen romanda bu tür insanları simgeleyen ve kahramanın adı da adı olarak geçen Mankurt Efsanesi.

Juan-Juanlar, tutsak ettikleri genç savaşçılara, akıl almazbir işkence usulü ile geçmişlerini unuttururlar. Geçmişini unutan tutsak, artık bir ‘mankurt’tur. Anasını, babasını, çocuklarını bile tanımaz. Yeni efendisinin emriyle ve ona yaranmak için öz anasını öldürmekten çekinmez… İşte efsanenin tümü:

  “ … Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal etikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özbek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

Juan-Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu e yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.

Bununla birlikte, bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana huzuru’ demektir.

Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak biri ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başkalarına geçirilen soğumamış dere derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üst üste doğru çıkamayınca içeri doğru zar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, “sağ kalan var mı?” diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenecek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilince, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık… En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş…

Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular…”

Kaynak: (Cengiz AYTMATOV, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Yayınları, Sayfa 145-146-147, İnternet ortamına aktaran Yüksel BEROJE)

DOĞADA SİNERJİ

Kazlar, doğa bilimciler tarafından en doğru yere, en kısa sürede, en az fire vererek göç eden kuşlar olarak saptanmıştır. Bir daha güneye doğru “V” biçiminde uçan kuşları gördüğünüzde, bilimin onların bu uçuş tarzları ile ilgili aşağıdaki keşiflerini düşünün.

 Her kuş, kanatlarını çırparken kendisini izleyen diğer kuşu yukarı kaldıran bir güç oluşturur. Bütün bir sürü “V” biçiminde uçarken, tek bir kuşun uçabileceğinden en az % 71 oranında daha uzun bir uçuş mesafesi kateder.

 Ortak bir hedef ve toplum duygusunu paylaşan insanlar, gidecekleri yere daha çabuk ve kolay varırlar. Çünkü onlar birbirlerine güven duyar ve destek vererek yol alırlar.

 Bir kaz “V” biçiminin dışında kaldığı zaman havanın sürtünme kuvvetini hisseder ve hemen önündeki kuşun kuvvetinden yararlanabilmek için diğer kazların temposunu yakalar.

 Eğer bir kaz kadar duyarlıysak, bizimle aynı hedefe doğru yol alan kişilere aynı ekipteki bütünlüğünün içinde kalmalıyız.

 Önde giden kazlar yoruldukları zaman arkaya geçerler, diğer kazlar öne doğru yol alırlar. Bu dönüşüm sayesinde en fazla kanat çırpan kazlar dinlenme şansını elde eder.

 Kazlar belki de insanlar kadar gelişmiş egoları olmadıkları için bize dönüşümlü liderliğin sağladığı olağanüstü sinerjiyi göstermekte ve bize egolarımızı yenmek için ışık tutmaktadır.

 Arkadaki kazlar, öndekileri, hızlarını korumalarında cesaretlendirmek ve yüreklendirmek için öterler.

 Yaz biz insanlar…?

Arkalarda yol alırken önümüzdekilere ne mesajlar iletiriz…?

 En önemlisi de bir kaz hasta olduğu veya yaralandığı için ekip oluşumunun dışında kalırsa, başka bir kaz onunla birlikte gruptan ayrılarak tekrar havalanmasına yardım etmek ve korumak için aşağıya doğru takip ederler. Düşen kaz uçabilecek duruma gelince veya ölünceye kadar onunla kalır, yalnızca o zaman başka bir ekiple bütünleşmek ve kendi sürülerine yetişmek için havalanırlar.

 Eğer bir kaz duyarlığına sahip olabilirsek, onlar gibi birbirimize destek olabiliriz.

*** Tabii ki bu örnekten herkes, her kurum kendine bir şeyler çıkarabilir ***

Hepimizin yaban kazlarından öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyorum. Görülüyor ki, adam olmak sadece insanlara özgü değildir.

 İlk olarak ortak bir hedefin olması gerekiyor.

 İkincisi, hedefe ulaşmak için bir araya gelmek işbirliği yapmak gerekiyor. Bu biçimde hedefe daha çabuk ulaşılabiliyor.

 Üçüncü ders, yorulduğunuzda ya da hedefe ulaşmayı geciktirdiğinizde yerinizi bir başkasına bırakmayı bilmek gerekiyor.

Kaynak: 2001 yılında Özel bir dershanede çalışırken halkla ilişkiler seminerinde dağıtılan ders notları arasından çok beğenmiştim ve saklamıştım. Yüksel BEROJE tarafından internet ortamına aktarılmıştır. 

KÜTAHYA’NIN PINARLARI (VEHBİ) TÜRKÜSÜ VE HİKÂYESİ

Bu türkü, bundan bir asır kadar önce, ihtişamlı güzel, delidolu, hoppala, zıppala olduğundan Deli Düve lakabı takılan bir kadın ile Asalı sülalesinden bir delikanlı arasında geçen aşk hikâyesi üzerine yakılmıştır. Deli Düve’nin şaibeli bir yaşantısı vardır. O dönemde tüm delikanlılar onu elde etmek için uğraşırlar. Bunların arasında Asalı, Deli Düve’yi nikâhına alır ve ona bir ev açar. Deli Düve’de gözü olan diğer delikanlılar bu olayı içlerine sindiremezler. Nasıl etsek de, Deli Düve’yi Asalı’nın elinden alsak diye planlar kurmaya başlarlar ve planlarını hazırlarlar. Kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır, hem de ona kin bağlarlar. Aradan bir hayli zaman geçer, bu genç ve güzel gelin birkaç delikanlı tarafından tehdit edilmeye başlar. Delikanlılar, “kocandan ayrılacaksın, yoksa seni dağlara kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz” diye aracı bir kadın ile haber salarlar.

Deli Düve önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu sevdiği için de bir türlü kötülük etmelerine razı olmaz ve delikanlılara şöyle haber yollar: “Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın, ne isterseniz yapayım” der.

Bunu haber alan delikanlılar Deli Düve’yi kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına “Biz, ondan istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin” derler. Bunu duyan genç gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider.

Daha önceden çeşme başında tuzak kuran delikanlılar, kadının koşarak geldiğini görünce önüne çıkar ve hazırladıkları atın üzerine atarak kaçırırlarken genç gelin çığlık atar, sesi duyan kocası Asalı yardımına koşar. Kocasının geldiğini gören delikanlılar, hazır vaziyette beklemeye başlarlar. Aralarındaki kanlı döğüş sonunda Asalıoğlu Vehbi isimli delikanlı bıçak darbeleri ile ölür. Delikanlılar Deli Düve’yi dağa kaldırırlar ve de emellerine ulaşırlar. Öte yandan oğullarının kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını, başlarını yollarlar.

Bu olayın duyulması üzerine yakılan ağıtlar dilden dile dolaşarak günümüzde söylendiği şekilde türkü haline gelir.

Kütahya’mızı adıyla en iyi şekilde temsil eden bu türkümüz, TRT’ sanatçıları repertuarlarının en gözde eseri olarak zevkle çalınıp söylenmektedir.

 

KÜTAHYA’NIN PINARLARI

Kütahya'nın pınarları akışır
Zaptiyeler kol kol olmuş bakışır

Asalı'ya çuha şalvar yakışır

Aman, aman Vehbi, öyle de böyle olur mu?
Ah ben ölürsem, dünya sana kalır mı?

Salım geldi musallaya dayandı

Mor cepkenim al kanlara boyandı
Seni vuran zalim nasıl dayandı

Aman, aman Vehbi, öyle de böyle olur mu?
Ah ben ölürsem, dünya sana kalır mı ?

(Kaynak: Aksu Mecmuası Nisan 1965 Muzaffer ÖZKER’den- İnternet ortamına aktaran: Yüksel BEROJE)

YARDIM

Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi, güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış. Adam bedeviyi görünce su istemiş. Bedevi devesinden inmiş adama su vermiş. Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış:

 “Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var: Sakın bu olayı kimseye anlatma!” bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp, sebebini sormuş:

“Eğer anlatırsan, demiş bedevi, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.”

EN İYİSİ

Dağ tepesinde bir çam olamazsan

Vadide bir çalı ol.

Fakat, oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.

Çalı olamazsan bir ot parçası ol,

Bir yola neş’e ver.

Bir misk çiçeği olamazsan bir saz ol.

Fakat, gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz.

Dünyada hepimiz için bir şey var.

Yapacağımız iş, bize en yakın olan iştir.

Cadde olamazsan patika ol.

Güneş olamazsan yıldız ol.

Kazanmak, yahut kaybetmek ölçü ile değildir.

Sen her neysen, onun en iyisi olmalısın...

                                                           (Douglas  Malloch)

TÜM ÇOCUKLAR ADINA

Çocuk;

— Baba bugün beni parka götürecek misin? "  diye soru sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu. Ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:

— Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! Dedi. Sonra düşündü:

— Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:

— Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! Dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk su ibretlik açıklamayı yaptı:

— Bana verdiğin haritasının arkasında bir insan resmi vardı.

İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!

ESKİ BİR TAPINAK ÜSTÜNDEKİ YAZIT

"Annenin seni doğurduğu saatleri hatırlıyor musun?
Sen ağlarken herkes sevinçle gülüyordu.
Öyle bir ömür geçir ki, sen öldüğünde herkes ağlasın...

Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş, sükûnette huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış.

Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma.

İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur.

Seveceğin bir işi seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme.

İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri kumsaldaki kum tanecikleri değildir.

Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye lâyık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

Kaybetmeyi ahlâksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlûp olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.

Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.

Hatırlar mısın doğduğun zamanları? Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse.

Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen,

           DÜNYA YİNE DE GÜZELDİR…".

                                                                                              ( BALTİMORE, M.Ö. IX. YY)

PEKİ NEDİR İNSAN?

Profesör Üstün Dökmen Hayvan Dergisi’nde yayınlanan röportajında:

 "Yere düsen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düsen insanı tekmeleyen çok kişi gördüm" diyor... Saygılı olmaktaki kusurları şöyle anlatıyor:  
Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var...
Avrupa' da yasayan vatandaşımız, orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule' den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle yapıyorsun, diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor, diyor.
— Birinci hatamız, Kendi fikri olmayan insanın, durumuna göre hakaret etmesidir bu.

— İkinci hatamız, adama göre davranmamız: Karsımızdaki adam iri yarıysa "Buyur abi" diyoruz, ufak tefekse, "Ne var lan!" diyoruz. Oysaki insanların onuru birbirine eşittir.
—
Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak: Keyfimiz yerindeyse eve girerken "Merhaba millet" diyoruz,
değilse surat asıyoruz. Oysa, keyfimiz yerinde olsun olmasın tüm insanlara saygılı davranmak zorundayız.
Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara. Ekmek nimettir kabul, Peki insan nedir?

ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR (*)

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
                                                     Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
                                                          Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
                                                          Sıkılıp utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
                                                                          Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
                                                           Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,
                                                                   Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
                                                            Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
                                                                                  Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
                                                                    İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
                                                            Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
                                                                                   Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.

(*) Kaynak: Yeniden İnsan İnsana, Sayfa 102. Dorothy Law Nolte. Children Learn What They Live. Adler, R. ve N. Towne (ed.) Interpersonal Communication. Corte Madera, California: Rinehart Press, 1975, s. 43; Çeviri:Doğan Cüceloğlu.

HER SABAH BİR CEYLAN UYANIR AFRİKA' DA

(*) Çin'deki bir Amerikan otomotiv fabrikasında asılı bir Çin atasözü

Her sabah bir ceylan uyanır Afrika' da

Kafasında tek bir düşünce vardır.

 En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek

 Yoksa aslana yem olacaktır.

 

 Her sabah bir aslan uyanır Afrika' da

 Kafasında tek bir düşünce vardır.

 En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek.

 Yoksa açlıktan ölecektir.

 

İster aslan olun, ister ceylan olun hiç önemi yok

 Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini,

 Hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.

 

 Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü,

 Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.

 

Çünkü eğer aslansanız,

 Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız,

Ve bugün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,

Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır,

O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir.

 Yok, eğer ceylansanız

Ve henüz aslana yem olmamışsanız

Hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız,

Çünkü sıra size gelmiş demektir.

 Özetle,

Hayat konusunda, devam edebilmenin tek koşulu var:

Dünden daha hızlı olabilmek…..

     "KİŞİLİĞİNİZ YOKSA ÖBÜRLERİ HİÇTİR"

1982 yılı...
     Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda 2. sınıf öğrencileri Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyor.
     Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
     Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
     "Bakın" diyor. "Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
     Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
     "Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".
     Bir (0) daha...
     "Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".
     Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
     Yetenek... disiplin... sevgi...
     Eklenen her yeni (0)'ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:
     "KİŞİLİĞİNİZ YOKSA ÖBÜRLERİ HİÇTİR".
     Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülüyor.

ÇİNLİLERİN GÖZLERİ NİÇİN ÇEKİKTİR?

Çinlilerin gözleri niçin çekiktir? Yalnız Çinlilerin değil Orta ve Güneydoğu Asya’da yaşayanların, Japonların ve hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun bir kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgâra karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır.

ATEŞ BÖCEĞİ DEYİP GEÇMEYİN!
        Ateş böceklerinin yaydıkları ışığın en önemli özelliği, ateşle ve sıcaklıkla ilgisinin olmamasıdır; buna “soğuk ışık” denilir. Bu, günümüzdeki aydınlatma teknolojisinin ulaşmaya çalıştığı bir hedeftir. Normal bir ampul, elektrik enerjisinin ancak %3-4’ünü ışığa dönüştürüp, kalan kısmını ısıya dönüştürür. Ateş böcekleri ise %100 verimle ışık üretirler.

YUMURTANIN NİÇİN BİR TARAFI YUVARLAK?

          Yumurtanın niçin bir tarafı yuvarlak, diğer tarafı sivridir? Eğer köşeli olsalardı kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En dayanıklı geometrik şekil küredir ama bu şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede duracağı belli olmaz. Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce taraflı üstünde dairesel bir yol çizer. Yumurta, tavuğun yumurta kanalında küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kaslar büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı yaparak konik biçimini sağlarlar.

TÜRK KÜLTÜRÜNDE İŞ AHLAKI GELENEĞİ (*)

        Ahilik, İş etiği konusunda en çarpıcı örneklerden biri olup ahilik teşkilatı ise bu anlamda en etkili kurumlardan birisidir. Ahilik, 13. ile 19. yüzyıllar arasında, Anadolu başta olmak üzere Balkanlardan Kırım'a uzanan bir coğrafyada egemen olmuş ekonomik, sosyal ve kültürel bir kurumdur. Divan-ı Lûgatit Türk’e göre, “eli açık, cömert, yiğit” anlamına gelen "akı" kelimesinden türemiştir. Azerbaycan’dan Anadolu'ya gelmiş bir halk bilgini olan Ahi Evran bu teşkilatın kurucusudur. Ahilik, işi kutsal, çalışmayı ibadet sayan, karşılıklı işbirliği ve sosyal dayanışmaya dayalı, kaliteyi ve müşteri hizmetini ilke edinmiş, mesleki gelişmeyi sürekli eğitimi esas alan bir ahlâk anlayışını temsil eder.

 Doğru olsan ok gibi, elden atarlar seni

Eğri olsan yay gibi, elde tutarlar seni

Menzil alır doğru ok, elde kalır eğri yay

 Dükkân levhası

Her işyerinin duvarına asılan, yukarıdakine benzer levhalar, 124 maddelik Altın Kuralda ifadesini bulan Ahilik ahlakını yansıtır. Ahi birlikleri, zaman zaman üretim sınırlamaları getirerek emeğin değerini bulmasını ve narh sistemi (satış fiyatının idarece saptanması) ve standartlaşmayla tüketicinin korunmasını sağlamıştır. Meslek ahlâkına uygun tutum ve davranışlar denetlenir, kurallara uymayanlara yaptırımlar uygulanırdı. Esnafta her şeyden önce doğruluk aranırdı. Hileli, çürük iş yapmak, belirlenen fiyatın üstünde mal satmak, başkasının malını taklit etmek büyük suç sayılırdı. Kalitesiz mal üreten, tüketiciyi aldatan, yüksek fiyatla mal satan esnaf ve sanatkâr birlikten ihraç edilir, iş yeri kapatılırdı. Böylelerine “yolsuz” denir, piyasadan hammadde alamaz, kimse ona mal satmaz, o malını kimseye satamazdı. Kahvelere kabul edilmez, cemiyet toplantılarına giremezdi.

Ahi teşkilatında kalite anlayışı, müşteriyi merkez alan üretim ve her kademede eğitim anlayışından geçmektedir. Ustaların yapacağı üretim belirli kurallara bağlandığı gibi, ürünün kalite ve standardının düşeceği, kontrolün güçleşeceği kaygısıyla, çırak sayısı da sınırlanmıştı. Ahlak, usul ve erkâna ait bilgiler kitap haline getirilmesine rağmen, üretime veya sanata ait teknik bilgiler yazılı hale getirilmemişti. Usta, sanatın inceliklerini ve sırlarını aşama aşama çırak ve kalfalarına öğretirken onların ahlaken de yetişmesi için gayret gösterirdi. Ahlâken yetersiz olanlara mesleğin tüm sırları öğretilmezdi. Bu sebeple Ahi teşkilatında keseri eline alan marangoz, malayı iyi tutan sıvacı, makası alan terzi olamazdı. Ürünlerin üzerine kazınan çentikler, ustanın “alamet-i farikası” yani amblemi, o ürünün kalite belgesi, aynı zamanda onu yapan ustanın, çalışanların ve işyerinin şerefiydi.

 Ahiliğin 124 Altın Kuralı’ndan örnekler;

• Komşularıyla dayanışma içinde olmak,

• İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak,

• İçten, gönülden ve güler yüzlü hizmet vermek,

• Ahdinde, sözünde vefalı olmak,

• Başkasının malına hıyanet etmek

• Sözünü bilmek, söylediğini tartmak

• Sabır ehli olmak

• Hizmette ayrım yapmamak

• Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak

• Güler yüzlü, tatlı dilli olmak

• Öfkesine hakim olmak

• Hataları yüze vurmamak

• Sır saklamak

• Tevazu sahibi olmak

• Kötü söz ve hareketlerden sakınmak

• Dedikoduyu terk etmek

• Hizmetindekileri korumak

(*) Kaynak:  Millî Eğitim Bakanlığı Görevde Yükselme Eğitimi Ders Notları- (Şef Adayları) Ankara-2006

İLETİŞİM

          İnsan, diğer canlar gibi, yaşamını sürdürebilmek için çevresi ile ilişki kurmak zorundadır. İnsanlığın başlangıcından günümüze kadar, insanın çevresi ile ilişkileri değişiklik göstermiştir. İnsan, zekası sayesinde hayatında gelişmeler yaratmıştır. Üretim-tüketim araçlarını geliştirerek çağımız teknolojisine ulaşmıştır. Böylelikle, yaşamını daha rahat ve kolay sürdürmesi mümkün olmuştur.

            Ancak, eskiden insanın sosyal hayatında nerede, ne zaman, nasıl davranacağı belirgindi. Basit düzeyde araç-gereç üretip kullanıyordu. Günümüzde ulaşılan seviyede ise kimi zaman insanı şaşırtan, çelişkiye düşüren, paniğe kapılmasına neden olan karmaşık ilişkiler söz konusu. Örneğin, çoğu insan evinde zamanını televizyon izleyerek geçirmekte, buna rağmen nerede o eski günler, sohbetler diyerek şikâyet etmektedir.

            İletişim, insanın çevresi ile bilgi, duygu, düşünce alışverişinde bulunmasıdır. İnsanın olduğu her an ve her yerde iletişimden söz edebiliriz. Bu anlamda, insanın çevresi ile iletişim kurma becerisine sahip olması, ulaşılan sosyal ve teknolojik kültüre uyum sağlaması için bir zorunluluktur.

            İletişim kelimesi dilimize iyiden iyiye yerleşti. Artık iş ya da özel hayatımızda ortaya çıkan birçok problemin, yetersiz ya da yanlış iletişimden kaynaklandığını hepimiz biliyoruz. O nedenle yaşımız, cinsiyetimiz, işimiz, mevkiimiz ne olursa olsun konu hepimizi ilgilendirmektedir.

            Bizler sabahtan akşama kadar iletişimde bulunuyoruz. İş içinde de, iş dışında da, sokakta da… Konuşmak ya da susup dinlemek, gülmek veya surat asmak; kırmızı ışıkta durup yeşilde geçmek; bir tanıdığa el sallamak; kızgınlığa kapı açmak; emir almak ya da emir vermek; bir duyguyu okumak; ıslık çalmak; radyo dinlemek; televizyon izlemek… hep iletişimle ilgili davranışlar.

Nedir İletişim ?

İLETİŞİM, DUYGUNUN, DÜŞÜNCENİN, BİLGİNİN, BİR KİŞİDEN DİĞERLERİNE GEÇME SÜRECİDİR.

Peki insan ilişkilerinde işbirliği varsa neler gerçekleşir?

 İNSAN İLİŞKİLERİNDE İŞBİRLİĞİ VARSA

¨        Anlayış var,

¨        Dostluk var,

¨        Güven var,

¨        Rekabet var,

¨        Takdir var,

¨        İyi niyet var.

 İNSAN İLİŞKİLERİNDE İŞBİRLİĞİ YOKSA

¨        Korku var,

¨        Kıskançlık var,

¨        Muhalefet var,

¨        Düşmanlık var,

¨        Peşin hüküm var,

¨        Aşağılık duygusu var,

¨        Bencillik var,

¨        Güvensizlik var,

¨        Dar görüş var,

¨        Baskı var, düşük verim var. (Yüksel BEROJE)

ANNE VE BABA OLMANIN 24 YOLU

Bütün acıyan yerleri öpün.

Parklara çocuğunuzla gidip beraber sallanın.

Anne ve babaların da hata yapabileceğini gösterin, yeri geldiğinde ondan özür dileyin.

Çocuğunuzun, yanınızda olmadığı anlarda onu ne kadar sevdiğinizi, özlediğinizi açıkça belirtin.

Çocuğunuzu bir meyve, sebze bahçesine götürüp, meyveleri ya da sebzeleri kendisinin kopartmasına izin verin, bunun yanında meyve, sebzelerin ne şekilde büyüdüklerini, hangi ağaçlara sahip olduklarını gösterin.

Birlikte gazete, dergi okumaya çalışın, eğer okuyacak düzeydeyse bırakın onun komik, okumasıyla zevk almaya çalışın.

Eğer koşmaktan zevk alıyorsanız, onun yanınızda bisikletle eşlik etmesine izin verin.

Ben sana demiştim demek yerine, olmadığına üzüldüm canım ya da bir keresinde bana da aynısı olmuştu ya da biliyorum bu senin için çok zor tatlım gibi sözler söyleyin.

Çocuğunuzun yaptığı resimleri, karalamaları duvara yapıştırın ya da çerçeveye koyup odasına koyun.

Çocuğunuzu aile içindeki haberlere, olaylara, yakın tutmaya çalışın böylece çocuğunuz kendisini bu ailenin parçası olarak hissedecek, ileride sizinle olayları paylaşmakta zorlanmayacak.

Çocuğunuzu duygularını söylemesine alıştırmak için onu devamlı destekleyerek, yanıt verin. Mesela, onun teşekkür etmesi gerektiğinde, siz öne atılıp, ikimiz birden size tesekkür ediyoruz deyin.

Çocuğunuzla birlikte mutfakta beraber bir yemek hazırlayın, sonra da oturup ikiniz birlikte yiyin, pizza, makarna, sandviç gibi pratik seyler.

Çocuklarınızla oynarken, eğitimli olmalarına da dikkat edin.

Çocuğunuzun odasını onun seçeceği renklere ve dekorasyona göre olmasına dikkat edin, eğer özel bir oda hazırlayamayacaksanız, onun istediği renk, biçimde olması gibi ufak detaylarla onun olduğu hissini verebilirsiniz.

Çocuğunuz için, yılda bir kere olmak üzere, güzel bir doğum günü hazırlayın, onun sevdiği renklerden pasta, güzel hediyeler, şarkılar.

Birlikte oturup video izleyin.

Çocuğunuzla birlikte bir vazoya çiçek yerleştirin, birlikte çiçekleri seçip, yaprakları ayırıp, boylarını kesip, birlikte renklerine ve çiçek çeşitlerine göre bir düzen yapın.

Çocuğunuzun, iyi bir insan olmasına yardımcı olun, (teşekkür ederim, beni rahatsız etmeden telefon konuşması yaptırdığın için, gibi.)

Çocuğunuz için çocuk dergilerine üye olun.

Onun resim yapmasına, oyun oynaması için bir kutuda boya kalemi, kağıdı, uhu, çocuklar için özel makas bulunduran bir kutu hazırlayın.

Çocuğunuzun arkadaşlarını eve özel olarak çağırıp, onlar için kurabiye, meyve suyu hazırlayıp, onlara güzel çocuk kasetleri videoya koyup güzel bir zaman geçirmesini sağlayın.

Çocuğunuza asla tutamayacağınız sözlerde, vaatlerde bulunmayın, söz verirseniz mutlaka yerine getirmeye çalışın.

Bazen sizin yatak odanızda uzanıp televizyon izleyin, onun istediği bir şeyi yaparak onuda sizin özel odanıza dahil edin.

Özel günlerin önemini birlikte karşılayın, sizin doğum gününüz, onunki, bayramlar, yılbası, bu gibi özel günlerin gelmesini beklemesine yardımcı olur.

Vicki Lansky

 

Ana Sayfa | Tanıtım | Personelimiz | Görev Dağılımı | Kurumlarımız | Okullarımız | İletişim | Bilgi Edinme

©2006-2007 T.C. Pazarlar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tüm hakları saklıdır. (tasarım ve içerik Yüksel BEROJE)
Tel: 0 (274) 571 29 40 Faks: 0 (274) 571 29 40 E-Posta: pazarlar43@meb.gov.tr