İnsan ilişkileri, insanlar
arasında meydana gelen iletişimler ve etkilenmelerdir. Çoğu zaman insanlar
beklediğimiz, arzu ettiğimiz şekilde davranmaz. Her birey, ayrı bir
kişiliktir. Her birimizin tepkileri bir diğerinden farklı olacaktır. İnsan
ilişkilerini anlamak için insanların ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını
tahmin etmeden önce, insanların niçin öyle hareket ettiklerini bilmemiz,
insanı tanımamız gerekir. Büyük düşünür Yunus Emre,
BENİ
BENDE DEMEN, BENDE DEĞİLEM
BİR BEN VARDIR BENDE BENDEN
İÇERÜ
dizeleriyle insanı tanımanın güçlüğünden bahseder. Bir
insanı sadece dış görünüşüne veya birkaç davranışına bakarak değerlendirmek
çok yanlıştır.
Çünkü her insan eşsizdir,
her insanın kendine özgü bir evreni vardır. Bu iç evreni içinde sonsuz
zenginliklere sahiptir. Çoğu kez bu eşsizliği görmez. İnsanları benzer
kalıplar ve önyargılar içinde değerlendiririz.
Çiftçi; toprağını,
heykeltıraş; işlediği mermerin cinsini, özelliklerini, el işçisi; yalnız
aletlerini değil, işlediği maddeyi de nasıl tanıyor ve biliyor ise, bizler de
sürekli birlikte olduğumuz, birlikte çalıştığımız, birlikte yaşadığımız
arkadaşlarımızı, aile fertlerimizi, komşumuzu, yöneticilerimizi yani insanları
iyi tanımak zorundayız.
İnsanları anlamak, tanımak,
doğru değerlendirmek bize ne sağlar?
İnsanlarla iyi iletişim
kurabilmek, ilişkilerimizde çatışma ve sürtüşmelerden kaçınarak iş ve sosyal
yaşantımızda başarılı ve mutlu ilişkiler kurabilmemiz insanları tanıyıp,
anlamamız ile mümkündür.
İnsanı tanımak, onu anlamaya
çalışmak ona önyargısız ve art niyetsiz yaklaşımla olur. Bu yaklaşımın
olabilmesi için temel ilke SEVGİDİR. İnsanı, doğayı her şeyi sevmek.
Ama görerek, tanıyarak, anlayarak, bilerek sevmek. En önemlisi iyi ve kötü
yanları ile, çirkinlik ve güzellikleri ile doğru ve yanlışlıkları ile
sevmektir.
Sevgi olmadıkça insanlar
arası ilişkiler olumlu, sağlıklı ve sürekli olamaz. Güven ve saygı duyulamaz.
Kısacası SEVGİ olmadan, İNSAN olunamaz.
Sevgiyi en güzel, en içten
anlatan düşünürlerin başında gelen Yunus Emre, insanca sevgi ve işbirliğini şu
dizeleri çok güzel anlatmaktadır.
GELİN
TANIŞ OLALIM
İŞİ KOLAY KILALIM
SEVELİM, SEVİLELİM
DÜNYA KİMSEYE KALMAZ
Sevgi,
insanları birbirine yaklaştıran olumlu duyguların tümüdür. Sevginin insanları
birleştiren, kaynaştıran bir özelliği vardır. İnsanlara karşı iyi duygular
içinde olur, duygularımızı içten, samimi, gülümseyerek ifade edersek
ilişkilerimizi, arkadaşlık ve dostluklarımızı en iyi şekilde düzenlemiş
oluruz.
Bebek doğar doğmaz sevgi
ister. Ağlarken annesi kucağına alınca susar. Annesinin kollarındaki
yumuşaklığı, koruyuculuğu, sevgiyi, güveni hisseder. Anne babanın seslerindeki
yumuşaklık, ilgileri, sevgi ve özverileri çocukta sevinç, neşe, mutluluk
yaratır. Bu olumlu duygular sevginin ilk tomurcuklarıdır. Sevginin açılıp
gelişmesi, renklenmesi, olgunlaşması, çocukluk dönemindeki bu sevgi
gereksinmesinin karşılanmasına bağlıdır.
Sevgimizi çevremizdekilere
sıcak bir bakış, tatlı bir gülüş, güzel bir söz, candan bir ilgi, içten bir
yardım ile gösterebiliriz. Bu şekilde kolay, olumlu, sağlam, güvenli ilişkiler
kurarız.
Sevgiyle sağladığımız doyum,
kendimize ve başkalarına güven duymamızı kolaylaştırır. Çünkü başkaları
tarafından sevilen, beğenilen, ilgi gören insanlarda güven duygusu gelişir.
(Yüksel BEROJE)
MERCAN KIRMIZISI
Başarı için güdülenme, olmazsa olmaz bir ön şarttır. Ancak, bazı
bireylerde güdülenme o derece yoğun yaşanır ki, güdünün konusu bireyin
hayatının odağı haline gelir.
Buna verilecek ilginç bir örnek; Kütahyalı Kocaoğlu kardeşlerdir. Renk
kâşiflerinden olan ve çinicilikte ilk defa pembe rengini bulan çini ustası
Kocaoğlu kardeşler, yıllardan beri adeta efsane haline gelmiş “mercan
kırmızısı” çini rengini aramışlar.
1550-1605
yılları arasında İznik çinilerinde kullanılan bu renk, o dönemde bir kişi
tarafından kullanılmış ve rengi keşfedenle birlikte sır olup gitmiştir. O
günden beri, mercan kırmızısını tekrar bulan çıkmamıştır. İbrahim ve Ali
Kocaoğlu kardeşler 1985-1993 yılları arasında altın, turkuaz, boraks, deniz
kabukları, bitki kökleri hatta kendi kanlarını kullandıkları tam 12 bin deney
yapmışlar, ancak mercan kırmızısı rengini elde edememişlerdir. Kardeşlerden
Ali Kocaoğlu Aralık 1993’te mercan kırmızısı rengini bulamadığı için hayatının
bir anlamı olmadığını düşünerek bunalıma girmiş ve hayatına son vermiştir.
İNSANLARIN DEĞERİ-HİKAYE
“… İnsanlar eşit mi? Evet. Tanrı, kanun ve adalet
karşısında eşittirler. Ama hepsinin arasında değer, davranış ve yaratıcılık
yönünden öyle ayrılıklar var ki, bunu da çoğu kendileri yaratıyorlar. Bu
durumu en güzel anlatan bir doğu masalı vardır; Bu masal sonra Amerika’da
başka türlü anlatıldı. Hikaye şöyle:
Ege dolaylarında bir çiftçinin üç oğlu vardı.
Toprakları hepsini geçindiremiyordu. Çiftçi çocuklarını şehre gönderip iş
öğrenmelerini istedi. Çocuklarının eline bir mektup vererek onları İzmir de
büyük bir şirketin müdürü olan eski bir arkadaşına yolladı. Çocuklar bu
şirkette çalışmaya başladılar.
Bir yıl sonra çocuklardan biri bu şirketten ayda 750,
ikincisi 1500, üçüncüsü de 3500 lira aldığını babalarına yazdılar.
Baba bu işe şaştı: “Üçü de benim oğlum. Arkadaşım olan
müdür oğullarıma ne büyük haksızlık yapıyor!” diye düşündü ve şehre gidip bu
haksızlığın sebebini öğrenmeye ve düzeltmeye karar verdi.
Müdür bu eski arkadaşını sevgiyle karşıladı, çiftçiyi
dinledi. Ona gülümseyerek, “Çocukların nasıl farklı para aldıklarını şimdi
kendileri anlatacaklar” diyerek zile bastı. Az sonra en az para alan karşısına
geldi.
Müdür onu pencereye çağırarak ona, “Bak oğlum, dedi, limana
bir gemi yanaşıyor, bu gemiyi öğren”.
Genç “peki efendim” deyip gitti ve on dakika sonra geldi
“efendim dedi, gemi limana geldi yanaştı!”.
Müdür buna teşekkür ettikten sonra ikinci genci çağırdı.
Ona da aynı görevi vererek yolladı. Yirmi dakika sonra gelen: “efendim dedi,
bu gemi Mısır’dan geliyormuş yükü pamuk imiş yükünü bir saat sonra boşaltmaya
başlayacakmış!”.
Müdür buna da teşekkür ettikten sonra üçüncü genci
çağırarak ona da aynı görevi verdi. Bu genç öğle tatiline kadar gelmedi.
Elinde bir not defteri ile geldiği zaman bütün memurlar öğle tatiline
çıkmışlardır. “Efendim” dedi, gemi Mısır’dan Akala Pamuğu yüklemiş İzmir İplik
Fabrikasının bu pamuğa ihtiyacı olduğunu biliyorsunuz. Hemen pamukların
satıcısıyla konuşarak pamukları bağladım. İzmir İplik Fabrikası’na da örnek
götürerek hepsini sattım. Şirketimiz bu satıştan Yirmi bin lira kazandı. Gemi
de ayrıca pirinç ve kına da bulunmaktadır. Bunlarla siz ilgilendiğiniz için
emir vermenizi rica ederim.”
Müdür ona da teşekkür ettikten sonra, çiftçiye döndü ve:
“Arkadaşım, gördün ya, çocukların; niçin farklı para aldıklarını kendilerini
anlatacaklar dememiş idim.” dedi. …”
Kaynak
(Türkiye TarımKredi Kooperatifleri Yönetim
Kurulu Kitapçığı, İnternet ortamına aktaran Yüksel BEROJE,23 Ocak 2007)
KAYMA YAPMAYAN KREM
Yüksek zekâlı ve yüksek
yaratıcılık düzeyine sahip olan deneklere bir fotoğraf gösterilmiştir. Bu
fotoğrafta iş seyahatinden uçakla dönen bir adam yer almaktadır. Deneklerden
bu fotoğraflarla ilgili bir hikâye uydurmaları istenmiştir. Yüksek zekâlı
deneğin hikâyesi şöyledir:
“ Bu adam
başarılı bir iş seyahatinden dönmektedir. Hayatından çok memnun olup mükemmel
insanlar olan ailesini ve onları gördüğünde nasıl sevinç duyacağını
düşünmektedir. Bir saat sonra uçağının alana ineceğini, eşinin ve üç çocuğunun
onu sevinçle karşılayacaklarını hayalinde canlandırmaktadır.”
Yüksek
yaratıcılık düzeyine sahip deneğin hikâyesi ise, aşağıda verildiği gibidir.
“Fotoğraftaki
kişi, karsısından boşanma davasını henüz kazanmış olduğu kentten dönmektedir.
Hâkime onunla yaşamaya daha fazla dayanamayacağını, çünkü geceleri yüzüne bol
miktarda krem sürdüğünü, bu yüzden de başının yataktan kayarak kendi kafasına
çarptığını söylemiş. Şimdi ciddi bir şekilde kayma yapmayan bir yüz kremi
bulmaya düşünmektedir.”
MANKURT EFSANESİ
Cengiz AYTMATOV’un bütün
dünyada geniş yankılar uyandıran “Gün Olur Ara Bedel” adlı romanında "Öz
benliklerini kaybederek içinde bulunduğu topluma yabancılaşan" anlamında
kullanılmaya başlanan ve sözü edilen romanda bu tür insanları simgeleyen ve
kahramanın
adı da adı olarak geçen
Mankurt Efsanesi.
Juan-Juanlar, tutsak ettikleri genç savaşçılara, akıl almazbir işkence
usulü ile geçmişlerini unuttururlar. Geçmişini unutan tutsak, artık bir
‘mankurt’tur. Anasını, babasını, çocuklarını bile tanımaz. Yeni efendisinin
emriyle ve ona yaranmak için öz anasını öldürmekten çekinmez… İşte efsanenin
tümü:
“
… Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal etikleri
çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özbek’i işgal eden Juan-Juanlar
tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle
olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir
fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri
anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları
esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan
bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek
kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi
yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve
oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin
kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri,
bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme
işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde
kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini
hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle
olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri
çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere
sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan
çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları
bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu
tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları
kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf
kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.
Juan-Juanlar’ın bir tutsağı
mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu e yakınları bile gerek
zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski
vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş
onlar için.
Bununla birlikte, bir
defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun
başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır.
Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana
huzuru’ demektir.
Sarı-Özek’in kızgın güneşine
‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden
ancak biri ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk
değil, başkalarına geçirilen soğumamış dere derisinin güneşte kuruyup
büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir
yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına
batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üst üste
doğru çıkamayınca içeri doğru zar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar
sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar
işkencenin beşinci günü, “sağ kalan var mı?” diye gelip bakarlarmış. Bir teki
bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını
yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek
verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o
bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak
değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenecek varmış ki buna
göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için
ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla
olurmuş.
Bir mankurt kim olduğunu,
hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu
bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilince, benliği olmadığı
için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir
hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir
köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması,
kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış.
Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını
dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık… En pis,
en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış.
Sarı-Özek’in ıssız, engin kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği
için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik
yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini
verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı
düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin
emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için
eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş…
Bir tutsağın içine korku
salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini
bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve
başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme
cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde,
insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar.
Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı
en korkunç cinayeti işlemiş oldular…”
Kaynak: (Cengiz AYTMATOV,
Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Yayınları, Sayfa 145-146-147, İnternet ortamına
aktaran Yüksel BEROJE)
DOĞADA SİNERJİ
Kazlar, doğa bilimciler tarafından en doğru yere, en kısa
sürede, en az fire vererek göç eden kuşlar olarak saptanmıştır. Bir daha
güneye doğru “V” biçiminde uçan kuşları gördüğünüzde, bilimin onların bu uçuş
tarzları ile ilgili aşağıdaki keşiflerini düşünün.
Her kuş, kanatlarını
çırparken kendisini izleyen diğer kuşu yukarı kaldıran bir güç oluşturur.
Bütün bir sürü “V” biçiminde uçarken, tek bir kuşun uçabileceğinden en az % 71
oranında daha uzun bir uçuş mesafesi kateder.
Ortak bir hedef ve toplum duygusunu paylaşan insanlar,
gidecekleri yere daha çabuk ve kolay varırlar. Çünkü onlar birbirlerine güven
duyar ve destek vererek yol alırlar.
Bir
kaz “V” biçiminin dışında kaldığı zaman havanın sürtünme kuvvetini hisseder ve
hemen önündeki kuşun kuvvetinden yararlanabilmek için diğer kazların temposunu
yakalar.
Eğer bir kaz kadar duyarlıysak, bizimle aynı hedefe doğru
yol alan kişilere aynı ekipteki bütünlüğünün içinde kalmalıyız.
Önde
giden kazlar yoruldukları zaman arkaya geçerler, diğer kazlar öne doğru yol
alırlar. Bu dönüşüm sayesinde en fazla kanat çırpan kazlar dinlenme şansını
elde eder.
Kazlar belki de insanlar kadar gelişmiş egoları
olmadıkları için bize dönüşümlü liderliğin sağladığı olağanüstü sinerjiyi
göstermekte ve bize egolarımızı yenmek için ışık tutmaktadır.
Arkadaki
kazlar, öndekileri, hızlarını korumalarında cesaretlendirmek ve yüreklendirmek
için öterler.
Yaz biz insanlar…?
Arkalarda yol alırken önümüzdekilere ne mesajlar iletiriz…?
En
önemlisi de bir kaz hasta olduğu veya yaralandığı için ekip oluşumunun dışında
kalırsa, başka bir kaz onunla birlikte gruptan ayrılarak tekrar havalanmasına
yardım etmek ve korumak için aşağıya doğru takip ederler. Düşen kaz uçabilecek
duruma gelince veya ölünceye kadar onunla kalır, yalnızca o zaman başka bir
ekiple bütünleşmek ve kendi sürülerine yetişmek için havalanırlar.
Eğer bir kaz duyarlığına sahip olabilirsek, onlar gibi
birbirimize destek olabiliriz.
***
Tabii ki bu örnekten herkes, her kurum kendine bir şeyler çıkarabilir ***
Hepimizin yaban kazlarından öğrenecek çok şeyimiz olduğunu
düşünüyorum. Görülüyor ki, adam olmak sadece insanlara özgü değildir.
İlk olarak ortak bir hedefin olması gerekiyor.
İkincisi, hedefe ulaşmak için bir araya gelmek işbirliği
yapmak gerekiyor. Bu biçimde hedefe daha çabuk ulaşılabiliyor.
Üçüncü ders, yorulduğunuzda ya da hedefe ulaşmayı
geciktirdiğinizde yerinizi bir başkasına bırakmayı bilmek gerekiyor.
Kaynak: 2001 yılında Özel
bir dershanede çalışırken halkla ilişkiler seminerinde dağıtılan ders notları
arasından çok beğenmiştim ve saklamıştım. Yüksel BEROJE tarafından internet
ortamına aktarılmıştır.
KÜTAHYA’NIN PINARLARI
(VEHBİ) TÜRKÜSÜ VE HİKÂYESİ
Bu türkü, bundan bir asır kadar önce, ihtişamlı güzel,
delidolu, hoppala, zıppala olduğundan Deli Düve lakabı takılan bir
kadın ile Asalı sülalesinden bir delikanlı arasında geçen aşk hikâyesi
üzerine yakılmıştır. Deli Düve’nin şaibeli bir yaşantısı vardır. O dönemde tüm
delikanlılar onu elde etmek için uğraşırlar. Bunların arasında Asalı, Deli
Düve’yi nikâhına alır ve ona bir ev açar. Deli Düve’de gözü olan diğer
delikanlılar bu olayı içlerine sindiremezler. Nasıl etsek de, Deli Düve’yi
Asalı’nın elinden alsak diye planlar kurmaya başlarlar ve planlarını
hazırlarlar. Kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır, hem de ona kin
bağlarlar. Aradan bir hayli zaman geçer, bu genç ve güzel gelin birkaç
delikanlı tarafından tehdit edilmeye başlar. Delikanlılar, “kocandan
ayrılacaksın, yoksa seni dağlara kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz”
diye aracı bir kadın ile haber salarlar.
Deli Düve önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu
sevdiği için de bir türlü kötülük etmelerine razı olmaz ve delikanlılara şöyle
haber yollar: “Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın, ne isterseniz
yapayım” der.
Bunu haber alan delikanlılar Deli Düve’yi kaçırmaya karar
verirler. Aracı kadına “Biz, ondan istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz.
Oraya kadar gelsin” derler. Bunu duyan genç gelin meraktan çatlayacak bir
duruma geldiğinden çeşme başına gider.
Daha önceden çeşme başında tuzak kuran delikanlılar,
kadının koşarak geldiğini görünce önüne çıkar ve hazırladıkları atın üzerine
atarak kaçırırlarken genç gelin çığlık atar, sesi duyan kocası Asalı yardımına
koşar. Kocasının geldiğini gören delikanlılar, hazır vaziyette beklemeye
başlarlar. Aralarındaki kanlı döğüş sonunda Asalıoğlu Vehbi isimli delikanlı
bıçak darbeleri ile ölür. Delikanlılar Deli Düve’yi dağa kaldırırlar ve de
emellerine ulaşırlar. Öte yandan oğullarının kanlar içinde yattığını gören
gencin ana ve babası saçlarını, başlarını yollarlar.
Bu olayın duyulması üzerine yakılan ağıtlar dilden dile
dolaşarak günümüzde söylendiği şekilde türkü haline gelir.
Kütahya’mızı adıyla en iyi şekilde temsil eden bu türkümüz,
TRT’ sanatçıları repertuarlarının en gözde eseri olarak zevkle çalınıp
söylenmektedir.
KÜTAHYA’NIN PINARLARI
Kütahya'nın pınarları akışır
Zaptiyeler kol kol olmuş bakışır
Asalı'ya çuha şalvar yakışır
Aman, aman Vehbi, öyle de böyle olur mu?
Ah ben ölürsem, dünya sana kalır mı?
Salım geldi musallaya dayandı
Mor
cepkenim al kanlara boyandı
Seni vuran zalim nasıl dayandı
Aman, aman Vehbi, öyle de böyle olur mu?
Ah ben ölürsem, dünya sana kalır mı ?
(Kaynak: Aksu Mecmuası Nisan 1965 Muzaffer ÖZKER’den- İnternet ortamına
aktaran: Yüksel BEROJE)
YARDIM
Devesiyle birlikte çölde
yürümekte olan bir bedevi, güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş bir
adama rastlamış. Adam bedeviyi görünce su istemiş. Bedevi devesinden inmiş
adama su vermiş. Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi
kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış:
“Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var: Sakın bu
olayı kimseye anlatma!” bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp,
sebebini sormuş:
“Eğer anlatırsan, demiş bedevi, bu her yere yayılır ve
insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.”
EN
İYİSİ
Dağ tepesinde bir çam
olamazsan
Vadide bir çalı ol.
Fakat, oradaki en iyi küçük
çalı sen olmalısın.
Çalı olamazsan bir ot
parçası ol,
Bir yola neş’e ver.
Bir misk çiçeği olamazsan
bir saz ol.
Fakat, gölün içindeki en
canlı saz sen olmalısın.
Hepimiz kaptan olamayız,
tayfa olmaya mecburuz.
Dünyada hepimiz için bir şey
var.
Yapacağımız iş, bize en
yakın olan iştir.
Cadde olamazsan patika ol.
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak, yahut kaybetmek
ölçü ile değildir.
Sen her neysen, onun en
iyisi olmalısın...
(Douglas Malloch)
TÜM
ÇOCUKLAR ADINA
Çocuk;
— Baba
bugün beni parka götürecek misin? " diye soru sordu. Baba, oğluna söz
vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu. Ama hiç dışarıya çıkmak
istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon
olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük
parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
— Eğer
bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! Dedi. Sonra düşündü:
— Oh
be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama
kadar düzeltemez!
Aradan
on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
—
Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! Dedi.
Adam
önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna
bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk
su ibretlik açıklamayı yaptı:
— Bana
verdiğin haritasının arkasında bir insan resmi vardı.
İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden
düzelmişti!
ESKİ BİR
TAPINAK ÜSTÜNDEKİ YAZIT
"Annenin
seni doğurduğu saatleri hatırlıyor musun? Sen ağlarken
herkes sevinçle gülüyordu. Öyle bir ömür
geçir ki, sen öldüğünde herkes ağlasın...
Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş, sükûnette huzur bulunduğunu
unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış.
Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun.
Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma.
İçten ol; telaşsız, kısa ve
açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman
bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil,
başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun
ilgilen; hayattaki dayanağın odur.
Seveceğin bir işi seçersen
yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki,
başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni
hayatlar başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün ve
göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde
bulun ama hükmetme.
İnsanları yargılarsan onları
sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri
kumsaldaki kum tanecikleri değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; o
çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye lâyık bir bahçıvan olmak için
her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi ahlâksız bir
kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu
sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlûp olman bile zafer
sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine
öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe.
Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın
yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya,
karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle
ilgilenir.
Ara sıra isyana yönelecek
olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır. Onun için kavgalarını
sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.
Hatırlar mısın doğduğun
zamanları? Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki,
herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse.
Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye
çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen,
DÜNYA YİNE DE GÜZELDİR…".
( BALTİMORE, M.Ö.
IX. YY)
PEKİ
NEDİR İNSAN?
Profesör Üstün Dökmen Hayvan Dergisi’nde yayınlanan röportajında:
"Yere düsen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düsen insanı
tekmeleyen çok kişi gördüm" diyor... Saygılı olmaktaki kusurları şöyle
anlatıyor:
Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var...
Avrupa' da yasayan vatandaşımız, orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule' den
girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle
yapıyorsun, diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor, diyor.
— Birinci hatamız, Kendi fikri olmayan insanın, durumuna göre hakaret
etmesidir bu.
— İkinci hatamız, adama göre davranmamız: Karsımızdaki adam iri yarıysa "Buyur
abi" diyoruz, ufak tefekse, "Ne var lan!" diyoruz. Oysaki insanların onuru
birbirine eşittir.
—
Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak: Keyfimiz yerindeyse eve girerken
"Merhaba millet" diyoruz,
değilse surat
asıyoruz. Oysa, keyfimiz yerinde olsun olmasın tüm insanlara saygılı davranmak
zorundayız. Diyorum
ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse
basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara. Ekmek nimettir
kabul, Peki insan nedir?
ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR (*)
Eğer bir çocuk sürekli
eleştirilmişse,
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
Sıkılıp utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.
(*)
Kaynak: Yeniden İnsan İnsana, Sayfa 102. Dorothy Law Nolte. Children Learn
What They Live. Adler, R. ve N. Towne (ed.) Interpersonal Communication. Corte
Madera, California: Rinehart Press, 1975, s. 43; Çeviri:Doğan Cüceloğlu.
HER SABAH BİR CEYLAN UYANIR AFRİKA' DA
(*)
Çin'deki bir Amerikan otomotiv fabrikasında asılı bir Çin atasözü
Her sabah bir ceylan uyanır
Afrika' da
Kafasında tek bir düşünce
vardır.
En hızlı koşan aslandan
daha hızlı koşabilmek
Yoksa aslana yem olacaktır.
Her sabah bir aslan uyanır
Afrika' da
Kafasında tek bir düşünce
vardır.
En yavaş koşan ceylandan
daha hızlı koşabilmek.
Yoksa açlıktan ölecektir.
İster aslan olun, ister
ceylan olun hiç önemi yok
Yeter ki güneş doğduğunda
koşuyor olmanız gerektiğini,
Hem de bir önceki günden
daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.
Yaşam adlı koşuyu ne kadar
güzel anlatmış Afrika atasözü,
Bir önceki günden daha
hızlı koşmak gerekmektedir.
Çünkü eğer aslansanız,
Ve en yavaş koşan ceylanı
bir önceki gün yakalamışsanız,
Ve bugün bir ceylan
yakalamak niyetindeyseniz,
Artık bilmelisiniz ki en
yavaş ceylan sizden daha hızlıdır,
O halde düne göre hızınızı
arttırmanız gerekmektedir.
Yok, eğer ceylansanız
Ve henüz aslana yem
olmamışsanız
Hızınızı düne göre mutlaka
arttırmalısınız,
Çünkü sıra size gelmiş
demektir.
Özetle,
Hayat
konusunda, devam edebilmenin tek koşulu var:
Dünden daha hızlı
olabilmek…..
"KİŞİLİĞİNİZ YOKSA ÖBÜRLERİ HİÇTİR"
1982
yılı...
Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda 2. sınıf öğrencileri
Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyor.
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca
kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
"Bakın" diyor. "Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en
değerli şey..."
Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".
Bir (0) daha...
"Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
Yetenek... disiplin... sevgi...
Eklenen her yeni (0)'ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor
hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor. Geriye bir sürü
sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:
"KİŞİLİĞİNİZ YOKSA ÖBÜRLERİ HİÇTİR".
Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülüyor.
ÇİNLİLERİN GÖZLERİ NİÇİN ÇEKİKTİR?
Çinlilerin gözleri niçin
çekiktir? Yalnız Çinlilerin değil Orta ve Güneydoğu Asya’da yaşayanların,
Japonların ve hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün
dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye
nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün
üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini
yoğun bir kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar
gözlüğü gibi gelişmiştir. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgâra karşı
korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır.
ATEŞ BÖCEĞİ DEYİP GEÇMEYİN!
Ateş böceklerinin yaydıkları ışığın en önemli özelliği, ateşle ve sıcaklıkla
ilgisinin olmamasıdır; buna “soğuk ışık” denilir. Bu, günümüzdeki aydınlatma
teknolojisinin ulaşmaya çalıştığı bir hedeftir. Normal bir ampul, elektrik
enerjisinin ancak %3-4’ünü ışığa dönüştürüp, kalan kısmını ısıya dönüştürür.
Ateş böcekleri ise %100 verimle ışık üretirler.
YUMURTANIN NİÇİN BİR TARAFI YUVARLAK?
Yumurtanın niçin bir tarafı yuvarlak, diğer tarafı sivridir? Eğer köşeli
olsalardı kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En dayanıklı
geometrik şekil küredir ama bu şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede
duracağı belli olmaz. Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce taraflı üstünde
dairesel bir yol çizer. Yumurta, tavuğun yumurta kanalında küre şeklindedir.
İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kaslar büzüşerek hem yumurtayı
ileri iterler hem de bu kısmına baskı yaparak konik biçimini sağlarlar.
TÜRK KÜLTÜRÜNDE İŞ
AHLAKI GELENEĞİ (*)
Ahilik, İş etiği
konusunda en çarpıcı örneklerden biri olup ahilik teşkilatı ise bu anlamda en
etkili kurumlardan birisidir. Ahilik, 13. ile 19. yüzyıllar arasında, Anadolu
başta olmak üzere Balkanlardan Kırım'a uzanan bir coğrafyada egemen olmuş
ekonomik, sosyal ve kültürel bir kurumdur. Divan-ı Lûgatit Türk’e göre, “eli
açık, cömert, yiğit” anlamına gelen "akı" kelimesinden türemiştir.
Azerbaycan’dan Anadolu'ya gelmiş bir halk bilgini olan Ahi Evran bu teşkilatın
kurucusudur. Ahilik, işi kutsal, çalışmayı
ibadet sayan, karşılıklı işbirliği ve sosyal dayanışmaya dayalı, kaliteyi ve
müşteri hizmetini ilke edinmiş, mesleki gelişmeyi sürekli eğitimi esas alan
bir ahlâk anlayışını temsil eder.
Doğru olsan ok gibi,
elden atarlar seni
Eğri olsan yay gibi, elde
tutarlar seni
Menzil alır doğru ok,
elde kalır eğri yay
Dükkân levhası
Her işyerinin duvarına
asılan, yukarıdakine benzer levhalar, 124 maddelik Altın Kuralda ifadesini
bulan Ahilik ahlakını yansıtır. Ahi birlikleri, zaman zaman üretim
sınırlamaları getirerek emeğin değerini bulmasını ve narh sistemi (satış
fiyatının idarece saptanması) ve standartlaşmayla tüketicinin korunmasını
sağlamıştır. Meslek ahlâkına uygun tutum ve davranışlar denetlenir, kurallara
uymayanlara yaptırımlar uygulanırdı. Esnafta her şeyden önce doğruluk
aranırdı. Hileli, çürük iş yapmak, belirlenen fiyatın üstünde mal satmak,
başkasının malını taklit etmek büyük suç sayılırdı. Kalitesiz mal üreten,
tüketiciyi aldatan, yüksek fiyatla mal satan esnaf ve sanatkâr birlikten ihraç
edilir, iş yeri kapatılırdı. Böylelerine “yolsuz” denir, piyasadan hammadde
alamaz, kimse ona mal satmaz, o malını kimseye satamazdı. Kahvelere kabul
edilmez, cemiyet toplantılarına giremezdi.
Ahi teşkilatında kalite
anlayışı, müşteriyi merkez alan üretim ve her kademede eğitim anlayışından
geçmektedir. Ustaların yapacağı üretim belirli kurallara bağlandığı gibi,
ürünün kalite ve standardının düşeceği, kontrolün güçleşeceği kaygısıyla,
çırak sayısı da sınırlanmıştı. Ahlak, usul ve erkâna ait bilgiler kitap haline
getirilmesine rağmen, üretime veya sanata ait teknik bilgiler yazılı hale
getirilmemişti. Usta, sanatın inceliklerini ve sırlarını aşama aşama çırak ve
kalfalarına öğretirken onların ahlaken de yetişmesi için gayret gösterirdi.
Ahlâken yetersiz olanlara mesleğin tüm sırları öğretilmezdi. Bu sebeple Ahi
teşkilatında keseri eline alan marangoz, malayı iyi tutan sıvacı, makası alan
terzi olamazdı. Ürünlerin üzerine kazınan çentikler, ustanın “alamet-i
farikası” yani amblemi, o ürünün kalite belgesi, aynı zamanda onu yapan
ustanın, çalışanların ve işyerinin şerefiydi.
Ahiliğin
124 Altın Kuralı’ndan örnekler;
• Komşularıyla dayanışma
içinde olmak,
• İşinde ve hayatında
doğru, güvenilir olmak,
• İçten, gönülden ve
güler yüzlü hizmet vermek,
• Ahdinde, sözünde vefalı
olmak,
• Başkasının malına
hıyanet etmek
• Sözünü bilmek,
söylediğini tartmak
• Sabır ehli olmak
• Hizmette ayrım yapmamak
• Cömert, ikram ve kerem
sahibi olmak
• Güler yüzlü, tatlı
dilli olmak
• Öfkesine hakim olmak
• Hataları yüze vurmamak
• Sır saklamak
• Tevazu sahibi olmak
• Kötü söz ve
hareketlerden sakınmak
• Dedikoduyu terk etmek
• Hizmetindekileri
korumak
(*)
Kaynak:
Millî
Eğitim Bakanlığı Görevde Yükselme Eğitimi Ders Notları- (Şef Adayları)
Ankara-2006
İLETİŞİM
İnsan, diğer canlar gibi, yaşamını sürdürebilmek için çevresi ile ilişki
kurmak zorundadır. İnsanlığın başlangıcından günümüze kadar, insanın çevresi
ile ilişkileri değişiklik göstermiştir. İnsan, zekası sayesinde hayatında
gelişmeler yaratmıştır. Üretim-tüketim araçlarını geliştirerek çağımız
teknolojisine ulaşmıştır. Böylelikle, yaşamını daha rahat ve kolay sürdürmesi
mümkün olmuştur.
Ancak, eskiden insanın sosyal hayatında nerede,
ne zaman, nasıl davranacağı belirgindi. Basit düzeyde araç-gereç üretip
kullanıyordu. Günümüzde ulaşılan seviyede ise kimi zaman insanı şaşırtan,
çelişkiye düşüren, paniğe kapılmasına neden olan karmaşık ilişkiler söz
konusu. Örneğin, çoğu insan evinde zamanını televizyon izleyerek geçirmekte,
buna rağmen nerede o eski günler, sohbetler diyerek şikâyet etmektedir.
İletişim, insanın çevresi ile bilgi, duygu,
düşünce alışverişinde bulunmasıdır. İnsanın olduğu her an ve her yerde
iletişimden söz edebiliriz. Bu anlamda, insanın çevresi ile iletişim kurma
becerisine sahip olması, ulaşılan sosyal ve teknolojik kültüre uyum sağlaması
için bir zorunluluktur.
İletişim kelimesi dilimize iyiden iyiye
yerleşti. Artık iş ya da özel hayatımızda ortaya çıkan birçok problemin,
yetersiz ya da yanlış iletişimden kaynaklandığını hepimiz biliyoruz. O nedenle
yaşımız, cinsiyetimiz, işimiz, mevkiimiz ne olursa olsun konu hepimizi
ilgilendirmektedir.
Bizler sabahtan akşama kadar iletişimde
bulunuyoruz. İş içinde de, iş dışında da, sokakta da… Konuşmak ya da susup
dinlemek, gülmek veya surat asmak; kırmızı ışıkta durup yeşilde geçmek; bir
tanıdığa el sallamak; kızgınlığa kapı açmak; emir almak ya da emir vermek; bir
duyguyu okumak; ıslık çalmak; radyo dinlemek; televizyon izlemek… hep
iletişimle ilgili davranışlar.
Nedir İletişim ?
İLETİŞİM, DUYGUNUN, DÜŞÜNCENİN, BİLGİNİN, BİR KİŞİDEN DİĞERLERİNE GEÇME
SÜRECİDİR.
Peki insan ilişkilerinde işbirliği varsa neler gerçekleşir?
İNSAN
İLİŞKİLERİNDE İŞBİRLİĞİ VARSA
¨Anlayış var,
¨Dostluk var,
¨Güven var,
¨Rekabet var,
¨Takdir var,
¨İyi niyet var.
İNSAN
İLİŞKİLERİNDE İŞBİRLİĞİ YOKSA
¨Korku var,
¨Kıskançlık
var,
¨Muhalefet var,
¨Düşmanlık var,
¨Peşin hüküm
var,
¨Aşağılık
duygusu var,
¨Bencillik var,
¨Güvensizlik
var,
¨Dar görüş var,
¨Baskı var,
düşük verim var. (Yüksel BEROJE)
ANNE VE
BABA OLMANIN 24 YOLU
Bütün acıyan yerleri öpün.
Parklara çocuğunuzla gidip beraber sallanın.
Anne ve babaların da hata yapabileceğini gösterin, yeri
geldiğinde ondan özür dileyin.
Çocuğunuzun, yanınızda olmadığı anlarda onu ne kadar
sevdiğinizi, özlediğinizi açıkça belirtin.
Çocuğunuzu bir meyve, sebze bahçesine götürüp, meyveleri ya
da sebzeleri kendisinin kopartmasına izin verin, bunun yanında meyve,
sebzelerin ne şekilde büyüdüklerini, hangi ağaçlara sahip olduklarını
gösterin.
Birlikte gazete, dergi okumaya çalışın, eğer okuyacak
düzeydeyse bırakın onun komik, okumasıyla zevk almaya çalışın.
Eğer koşmaktan zevk alıyorsanız, onun yanınızda bisikletle
eşlik etmesine izin verin.
Ben sana demiştim demek yerine, olmadığına üzüldüm canım ya
da bir keresinde bana da aynısı olmuştu ya da biliyorum bu senin için çok zor
tatlım gibi sözler söyleyin.
Çocuğunuzun yaptığı resimleri, karalamaları duvara
yapıştırın ya da çerçeveye koyup odasına koyun.
Çocuğunuzu aile içindeki haberlere, olaylara, yakın tutmaya
çalışın böylece çocuğunuz kendisini bu ailenin parçası olarak hissedecek,
ileride sizinle olayları paylaşmakta zorlanmayacak.
Çocuğunuzu duygularını söylemesine alıştırmak için onu
devamlı destekleyerek, yanıt verin. Mesela, onun teşekkür etmesi gerektiğinde,
siz öne atılıp, ikimiz birden size tesekkür ediyoruz deyin.
Çocuğunuzla birlikte mutfakta beraber bir yemek hazırlayın,
sonra da oturup ikiniz birlikte yiyin, pizza, makarna, sandviç gibi pratik
seyler.
Çocuklarınızla oynarken, eğitimli olmalarına da dikkat
edin.
Çocuğunuzun odasını onun seçeceği renklere ve dekorasyona
göre olmasına dikkat edin, eğer özel bir oda hazırlayamayacaksanız, onun
istediği renk, biçimde olması gibi ufak detaylarla onun olduğu hissini
verebilirsiniz.
Çocuğunuz için, yılda bir kere olmak üzere, güzel bir doğum
günü hazırlayın, onun sevdiği renklerden pasta, güzel hediyeler, şarkılar.
Birlikte oturup video izleyin.
Çocuğunuzla birlikte bir vazoya çiçek yerleştirin, birlikte
çiçekleri seçip, yaprakları ayırıp, boylarını kesip, birlikte renklerine ve
çiçek çeşitlerine göre bir düzen yapın.
Çocuğunuzun, iyi bir insan olmasına yardımcı olun,
(teşekkür ederim, beni rahatsız etmeden telefon konuşması yaptırdığın için,
gibi.)
Çocuğunuz için çocuk dergilerine üye olun.
Onun resim yapmasına, oyun oynaması için bir kutuda boya
kalemi, kağıdı, uhu, çocuklar için özel makas bulunduran bir kutu hazırlayın.
Çocuğunuzun arkadaşlarını eve özel olarak çağırıp, onlar
için kurabiye, meyve suyu hazırlayıp, onlara güzel çocuk kasetleri videoya
koyup güzel bir zaman geçirmesini sağlayın.
Çocuğunuza asla tutamayacağınız sözlerde, vaatlerde
bulunmayın, söz verirseniz mutlaka yerine getirmeye çalışın.
Bazen sizin yatak odanızda uzanıp televizyon izleyin, onun
istediği bir şeyi yaparak onuda sizin özel odanıza dahil edin.
Özel günlerin önemini birlikte karşılayın, sizin doğum
gününüz, onunki, bayramlar, yılbası, bu gibi özel günlerin gelmesini
beklemesine yardımcı olur.